İstanbul’un uzak bir banliyösünde, durmaksızın gelişen metropolü bir arada tutan otoyollar ve kapalı yerleşimler dolayısıyla giderek kaybolmakta olan engebeli çayırlardan geriye kalanlara bakan, rüzgarın aşındırdığı bir tepenin üzerindeki Sancaklar
Camii’ne ulaşmak, aydınlık bir an yakalamak demektir. Gördüğünüz tek şey taş duvarlardır. Biri dikey, birkaçı yatay, yerin kendisi gibi sert ve ham, gevşek bir şekilde üst üste yerleştirilmiş taşlarla örülmüş duvarlar. Alanda gezerken ansızın bir ineğe
rastlayabilirsiniz. Yan parselde başka bir inşaat devam ediyordur. Sonra birden ayağınız bir taşa takılır, eğilip bakarsınız ve hemen aşağısında başka bir taş daha görürsünüz. Taşları takip ettiğinizde kendinizi
tepenin ağırlığı altında şişmiş bir höyüğü geride bırakıp tepeden aşağı dört nala inerken bulursunuz. Ardından rüzgara karşı korunaklı bir açıklığa varırsınız. Artık duvarlar betondur ve çatılar soluklanırcasına başlarını dışarı uzatmaktadırlar.
Duvarların yanından geçer, kendinizi bir iç mekanda bulur, ayaklarınızı, ellerinizi, yüzünüzü yıkar ve camiye girersiniz. Girmenizle birlikte mekan kendisini açar. Bu, tepenin içine oyulmuş bir mağaradır. Zemin ayaklarınızın altından yavaş yavaş çekilir ve kendinizi yukarıdan gelen ışıkla yıkanan beton bir düzlemin karşısında bulursunuz. Duvardaki bir girinti, namazda yönelmeniz gereken yönü işaret eder. Mihrabı oluşturan bu girintinin hemen yanında zemine doğru dökülen basamaklarımın size hitap etmesine imkan verir. Başınızın üstündeki tavan kademe kademe toprağın içine oyularak yitip gider. Hepsi bu... Maneviyata dair bir yer bulmuşsunuzdur. Burası aynı zamanda farklılaşma ve ayrılma için, huzur için, yönelmek için ve cemaat olmak için bir mekandır.
Düzen ve hissiyatı Emre Arolat’tan daha güçlü şekilde bir araya getirebilen az mimar vardır. Kendilerini sadelikleri ile ortaya koyan geometriler ve genellikle beton, ahşap, cam ve taştan fazlasını içermeyen bir malzeme paleti ile çalışan mimar,
bir yandan üzerinde bulunduğu arazinin bütün potansiyelini kullanırken diğer yandan tamamıyla dışavurumcu davranmasına engel olan kısıtlara saygı gösteren bir tavır sergiler. Bu demek değildir ki Arolat ve ofisi EAA’ya başka herhangi bir mimarın imreneceği fırsatlar verilmemiştir. Aynı şekilde ofisin bazı projelerinin diğer birçok kurumsal ofisinkiler gibi gösterişli ve sırada olmadığını söylemek de mümkün değildir. Yine de, son on yılda ekonomisinde kayda değer büyüme kaydeden bir ülkedeki en başarılı ofisler arasındaki pozisyonu sayesinde EAA, Arolat’ın Anadolu’nun tarihsel mirasını oluşturan katmanları yalın ve güzel bir mimari kurgu oluşturmak için kullanmasına imkan veren koşullarda ve konumlarda büyük ticari işlevler, lüks konutlar ve kültürel yapıları konu eden işler almıştır. Bu tam da, mimarisinin bu kadar başarılı olmasını sağlayan söz konusu koşulların içerdiği kısıtlar ve hazların bir birleşimidir. Arolat’ın işleri ne her seferinde belirli yerel geleneklere veya biçimlere atıfta bulunmayı, ne de yer mevhumundan bağımsızlaşmış küresel sermaye için bir cazibe unsuru yaratmayı amaçlar. Bunun yerine yaptığı işin hem finansal anlamda, hem de içinde bulunduğu kültürel beğeni ortamı açısından başarılı olmasına imkan verecek standartlar ve kurallar dahilinde çalışırken diğer yandan da bulundukları yere anlam katacak bir güç ve berraklığa sahip yapılar yapmanın yolunu arar.
Arolat’ın Türkiye coğrafyasına özgü yapı yapma geleneğini devam ettirdiği rahatlıkla söylenebilir. Bu bir yandan görkemli Osmanlı mimarisinin dayanaklarından orantı ve diziye gösterilen ehemmiyeti; diğer yandan Türkiye'yi Orta Doğu ve ötesinin inşaat
motoru haline getiren ve aynı zamanda Arolat’ın kendi hocalarının icra ettiği mimarlığın esas unsurlarından olan beton iskelet yapının potansiyeline duyulan hayranlığı barındırır. Tarihinde pek çok kültürü bünyesine katmış bir imparatorluk olan, yakın
dönemde yüzünü Batılı formlara ve stillere çeviren, uzun süredir dışarıdan gelen tesirlere açık olan ve onlarla hesaplaşan bir ülke olan Türkiye’de, sadece son nesildeki mimarlar -ve sanatçılar- küresel bir ekonomi ve kültür içindeki konumlarının özgün
niteliğini sorunsallaştırmışlardır. Mimarlar için bu durumun en önemli yönü, hem Türkiye içindeki inşaat patlaması hem de Türkiye’yi Ortadoğu, eski Sovyetler Birliği'nin bir bölümü ve Afrika'da bu tür uzmanlıkların ana sağlayıcısı haline
getiren tasarım ve inşaat ihracatındaki yükseliştir. 2017 yılında Türkiye, bu tür uzmanlıkların ihracatında arka arkaya on yıl boyunca (Çin’den sonra) dünyada ikinci sırada yer almıştır. Türk inşaat şirketleri başka ülkelerde yapacakları projeler için genellikle daha önceden işbirliği yaptıkları mimarlar ve diğer muhtelif bağlantılar ile çalışmayı tercih etmişlerdir. Sonuç olarak Arolat bu alanlarda çalışmış bir mimar olarak halihazırda Birleşik Devletler’e doğru açılmaktadır. Dahası, 2018 yılına kadar ekonomik koşullarda
genel anlamda meydana gelen yükseliş, Erdoğan rejiminin muazzam hırslarıyla birlikte bir refah patlamasına yol açmıştır. Bu dönemde karma kullanımlı bloklar, ofis kuleleri ve alışveriş merkezleri gibi Arolat’ın en iyilerinden bazılarını tasarladığı büyük
ölçekli özel projelerin yanı sıra yollar, havaalanları, camiler ve sosyal merkezler gibi kamu yapıları inşa edilmiştir. Çoğunluğu İstanbul’da olmakla birlikte, bu tür inşaatlara Anadolu'nun doğusu ve belli başlı büyük kentlerde rastlanmaktadır. Birkaç on yıl öncesine
kadar küçük bir balıkçı köyüyken şimdi uluslararası bir yat ve tatil evi ağının ana merkezlerinden olan (Arolat’ın da en iyi pr ojelerinden birkaçını inşa ettiği) Bodrum’u ziyaret edip de Türkiye’nin zengin -ve savurgan ve ekonomik açıdan kutuplaşmış- ülkelerden
biri haline gelmesine hayret etmemek zordur. İnşaat sektöründeki çıkış muazzam olmakla birlikte mimarlığın nitelik bakımından bu çıkışa ayak uydurması her zaman mümkün olmamıştır. İyimser bir bakış açısıyla, son yıllarda Türkiye'deki büyük
–ve küçük– yeni projelerin çoğunun tasarımının dünyanın geri kalanındaki ortalamadan daha iyi veya daha kötü olmadığı söylenebilir. Özellikle mevcut teknolojik olanakları değerlendirdiklerinde -ki bu Türkiye bağlamında beton iskelet sistem
demektir- ortaya nitelikli mimarlık örnekleri çıkabilmektedir. Söz konusu sistemin görünür kılınması ve hünerle kullanılması Arolat’ın mimarlığının temel dayanak noktasıdır. Ancak bu sadece halihazır yapı yapma gelenekleri ile kurulan ilişki bağlamında ortaya çıkmış bir yaklaşım değildir. Bu aynı zamanda bir estetik bir seçim ve önceki nesildeki Türk mimarlarının en başarılı ve özgün tasarımcılarından olan Sedad Eldem ve Turgut Cansever gibi isimlerin çalışmalarının devamıdır.
Arolat’ın her ikisinin de işlerine özel bir hayranlık beslediği ve bir anlamda onların izini sürdüğü aşikardır. Sıklıkla kullanılan üç boyutlu ızgaralar, açığa çıkmış beton döşemeler ve bütünsel çerçeveyi kuran bu elemanlar içerisinde kurgulanmış mekan dizileri bu gelenek için aslidir. Mevzu daha detaylı irdelendiğinde, bu geleneğin kökenlerinin yalnızca inşai gelenekler, mevcut malzemelerin kullanımı ve Osmanlı sonrası dönemde mimarların bu meseleleri ele alış şekilleri ile sınırlı olmadığı; Osmanlı’nın en
güçlü döneminde inşa edilmiş yapılarda, özellikle Mimar Sinan'ın ve o dönemin diğer cami mimarlarının eserlerindeki ritimler ve mükemmele yakın
oranlarda da mevcut olduğu görülür. Arolat'ın bu yaklaşım ve geleneğe yaptığı katkının temelinde, projelerin kurucu ilkeleri olan yapısal düzenleri birbiri üzerinde kayan hareketlenmiş düzlemlerin yanı sıra kesilen ve bükülen mekanlar vasıtasıyla gevşetmeye duyduğu ilgi yatmaktadır. Çoğunlukla kolon veya bloklarla oluşturduğu ızgaraları kurduktan sonra onları bildiğimiz manada köşegenler veya eğrisellikler ile değil bir takım imalar, dolaylı anlatımlar ve sekanslar ile keser. Onun yapıları içerisindeki hareketiniz esnasında yer değiştiren ve gözden kaybolan duvar dizileri önceden belirlenmiş bir yön dikte etmek yerine gideceğiniz yolda size kılavuzluk eder. Konut ve otel projelerinin birçoğunda açılır-kapanır kepenkler aracılığıyla veya balkon, pervaz ve hatta tavan detaylarındaki hafif devinimler ile ortaya konan cephe modülasyonları blokları dışa açar ve hareketlendirir. Bunun farkına ilk olarak St. Regis İstanbul'daki odamda yatakta uzandığım bir esnada, tavana diyagonal olarak yerleşmiş oval girintiye bakarken fark ettim. Daha sonra bunun binanın öte ucunda keskin açıyla birleşen iki sokağın arasında Arolat’ın kastettiği manada oluşmuş olan hareketin bir yansıması olduğunu anladım. Arolat’ın çalışmalarının bütün bu yönleri, bu kitapta yer alan üç proje üzerinden takip edilebilir. Her üçü de mimarın küçük ölçekli tasarımları arasında olmasına rağmen, işlevleri (ticari, dini ve ticari-kültürel karma kullanım) ve konumları bakımından oldukça farklıdırlar. Ayrıca bu projeler, EAA'nın kendi mimarlık yaklaşımının özünde yatan unsurları ifade etme fırsatı bulduğu örneklerdir. Bodrum Yalıkavak'ta bulunan Marina, üç proje içinde hem ölçek bakımından en büyük hem de içlerinde sonradan en çok müdahaleye maruz kalmış olanıdır. 2014'te tamamlanmasından bu yana Arolat’ın orijinal tasarımındaki netlik ve saflıktan taviz veren eklemeler ve değişikliklerden muzdarip olmuştur. Özellikle zemin ve su arasında arabuluculuk görevi gören, bunun yanı sıra mağaza, restoran ve barlar için elverişli bir kurguya imkan veren ‘yataylık’ ilkesi; ikinci kat kotuna eklenen
pavyonlar, korkuluklar ve benzeri düşey elemanlar ile zedelenmiştir.
Projenin güzelliği, unsurların kullanımındaki tutumluluktadır. Proje; bir kısmı mağaza veya restoranları çevreleyen, bir kısmı köşeleri veya dönüş noktalarını imleyen ve bazıları da marina servis alanı ve küçük bir otel gibi daha büyük yapıları çevrelemek veya
perdelemek için uzanan düzlemlerin, kolonların ve arakesitlerin bir araya gelmesinden oluşur.
Sarp dağların dikey çizgileri, önlerinde ve arkalarında bulunan tepeler ve denizin pürüzsüz yüzeyinden oluşan bir peyzajın orta yerinde duran yerel taşlarla kaplanmış bu yapı elemanları hayli pürüzsüz ve soyuttur.Duvarların ana işlevi perdelemek ve sınırlandırmaktır. Projenin en gerisinde yapı sınırlarını belirlerler, servis veren ve servis alan alanları birbirinden ayırırken aynı zamanda bu alanlarda yer alacak faaliyetler için uygun ortamı oluştururlar. Yine de bundan dahafazlasıdırlar. Yol boyunca size kılavuzluk ederler, dışa doğru uzanarak bir takım izlekler oluştururlar ve hemen ilerinizde bulunan bir sonraki etkinlik kümesine işaret ederler. Bazen duvarlar, özellikle karmaşık bir üç boyutluluk içeren ve projenin en münferit alanı olan yapayadada, daha büyük bir yapı grubu oluşturmak için bir araya gelirler. Burada işlevleri içeren hacimler, projenin geri kalanına hakim olan uzanım sürekliliği içerisinde kuvvetli ve sağlam bir duruş sergilerler. Diğer bazı yerlerde duvarlar, Arolat'ın otel odalarına hem mahremiyet sağlamak, hem de
alacalı bir ışık etkisi vermek için kullandığı ağaç dalları gibi perdeleyici unsurların arkasında kaybolurlar. Projeyi bu kadar başarılı kılan şey, bu tür bir yaklaşım olmadığında ortaya çıkması kaçınılmaz olan büyük kütleyi, açıklık ve kapalılıkların, öteye
uzanmanın ve yerinde sağlamlaşmanın, düzenin ve akışkanlığın ritmi içinde eritebilmiş olmasıdır. Arolat'ın başka yerler gibi burada da kullandığı detaylandırma stratejisi bu amaca hizmet etmektedir. Projenin bazı bölümlerinde malzemelerin bir araya
geliş şekli düzlemlerin sürekliliğini vurgulayacak şekilde tasarlanmıştır: cam duvarlar eriyerek saçak altı yüzeyler haline gelir, zemin düzlemleri havuz kenarlarına dönüşür ve sonra hafifçe onları aşar. Diğer yerlerde ise kütlesellik baskındır. Kolonlarınetrafını ve köşeleri saran taş kaplama, bir ‘nesne’ karşısında olduğunuzu hissetmenizi sağlar. Lakin soyut bir nesnedir bu; yapı inşa sürecinin sonuç ürünü olmaktan ziyade, niyetin bir ifadesidir.Sonuç ürün, rüzgarın altında biteviye dalgalanan suya ve inişli çıkışlı kuru tepelerden oluşan peyzaja bir yanıt niteliği taşır. Marina binaları bu bağlama sadece yansımalarla eklemlenmez, peyzajı oluşturan formların içinde gizli olan düzlemleri ve kütleleri bulmak amacıyla onları yansıtır ve büker.
Bu sadece doğaya verilmiş bir yanıt değildir. Aynı zamanda ‘kasbah’ adı verilen eski kent yerleşimlerinin veya bölgenin koyları ve haliçleri boyunca kümelenen küçük balıkçı köylerinin modern bir versiyonudur. Öte yandan ne sadece bağlamsaldır, ne
de tümden yereldir. Yalıkavak Marina, su üzerindeki modern Türkiye’dir. İşlevini yerine getirmekle birlikte bulunduğu coğrafyanın ve kültürünün hala farkındadır.
Öte yandan Arolat'ın Bergama'da karşı karşıya kaldığı bağlam ise Bodrum’dakinden -en azından insan varlığı açısından- çok daha yüklüdür. Şehir bir zamanlar Pergamum olarak adlandırılmaktaydı ve Helenistik dönemin en büyük ve önemli yerlerinden
biriydi. Günümüzde küçük bir tarım-ticaret kenti olan Bergama’ya bakan tepede akropolün kalıntılarını hala bulabilirsiniz.
Zeus Tapınağı ve onun yüksek ihtişamı ise şimdi Berlin’de ruhunu yitirmektedir. Güneş yönüne ve yerel peyzaj akslarına göre sıralanmış tapınaklar, eğimden aşağı dökülen tiyatro ve bu kültürel-dini yapıları birbirine bağlayan stoaların ve yürüyüş yollarının düzeni, bugün geriye yalnızca izleri kalmış olsa bile hem burada hem de proje arazisinin yakınlarındaki Asklepion (eski hastane) kalıntılarında hala görünür haldedir. Bergama Kültür Merkezi, akropole övgü ve onu yeniden ele alma çabasıdır. Yapılaşmanın temel
öğesi olan arkadlar ana binaları birbirine bağlamak veya hizalamak yerine etraflarını tamamen sararak şehrin karmaşası içinde bir tampon bölge oluşturur. Yapılaşmanın etrafında yaya akışı oluşmasına izin vermek için kendisini eski şehre giden ana
caddeden bir miktar geriye çekerek ritmik bir girinti oluşturur. Burası ayrıca küçük mağazaların ve restoranların ticari faaliyetlerine de ev sahipliği yaparak bir sosyal iletişim mekanı haline gelir. Bazen bir gölgelik bulacağınız ya da sadece vakit geçireceğiniz, bazen de bir fincan kahve içeceğiniz ve cep telefonunuzu kontrol edeceğiniz bir yerdir burası. Bu derin ve güçlü arkadlar, kültür merkezinin başlıca mevcudiyetini ve kimliğini teşkil eder. Bir köprüyle hafifçe yükselerek caddenin üzerinden geçmek suretiyle içinde bulunduğu mahalleyi şehrin geri kalanına bağlar. Arkadları geçtikten sonra kendinizi farklı etkinlikleri içerecek kadar büyük ancak kendi başlarına tanımlı mekanlar haline gelecek kadar geniş olmayan ufak ölçekli avluların etrafında kurgulanmış bir yapılaşmanın içinde bulursunuz. Güneş ve gölgenin, açık ve kapalının, ticari ve kültürelin arasında gidip gelen bir dünyadır burası. Arolat sadece projenin ticari bileşenlerini ters yüz etmekle kalmamıştır. Aynı zamanda kültür merkezinin çekirdeğini oluşturan tiyatrolar, kütüphane ve küçük sergi alanı için de aynısını yapmıştır. Böyle bir anıtın sizden talep edeceği şekilde onlardan etkilenmek bir yana, onları tam anlamıyla görmek için dahi hiçbir zaman hiçbirinden yeterince uzaklaşamazsınız. En fazla arkad ve köprülerden oluşan
katmanların üzerine taşarak kendini gösteren örtüsüz, yalın beton kütleleri hissedebilirsiniz ya da batıdaki tepeden aşağı baktığınızda onları bu katmanların içine yuvalanmış olarak görebilirsiniz.
O zaman bile içlerinden en büyüğü açık hava film gösterimleri için bir ekrana dönüşürken oturma yeri kütüphanenin çatısı oluverir. Arolat burada herhangi bir merkezi aksın veya belirgin geometrinin ortaya çıkmasını önlemek için bir hayli çaba sarf etmiştir. Sürekli açı değiştiren ve bükülen doğrultular, iri kütlelerin ölçek etkisini kırar. Daha büyük projelerinde son derece başarıyla kullandığı bu tavır, çalışmalarının ana temalarından biridir. Böylece ziyaretçiler büyük kütlelerin arasında akıp giderek, bazen kütlelerin peşi sıra bazen de onlardan uzağa doğru yürüyerek, yapılaşmanın temel unsurları ile burun buruna gelmeden alanda hareket eder. Bu yaklaşımın dezavantajı belli bir miktar karışıklıktır ancak söz konusu netlik eksikliği aynı zamanda kutsal ile dünyevi olanın; ticari
sinema salonları ile yerel tiyatronun, kahve dükkanı ile yoğun olarak kullanılan kütüphanenin yüz yüze bakmasını ve iç içe örülmesini sağlar.
"Düzen ve hissiyatı Emre Arolat’tan daha güçlü şekilde bir araya getirebilen az mimar vardır. Kendilerini sadelikleri ile ortaya koyan geometriler ve genellikle beton, ahşap, cam ve taştan fazlasını içermeyen bir malzeme paleti ile çalışan mimar, bir yandan üzerinde bulunduğu arazinin bütün potansiyelini kullanırkendiğer yandan tamamıyla dışavurumcu davranmasına engel olan kısıtlara saygı gösteren bir tavır sergiler."
Aslında performans ve sinema salonlarının bulunduğu en büyük kütlelerin dahi etkinliklerden yoksun olduğu gündüz vakitleri bile kültür merkezinin insanlarla dolu olması Arolat’ın yaklaşımının başarısıdır. Her şey bir kenara, insanlar bu mekanı eski şehrin hiçbiri dümdüz veya dik açılı olmayan küçük sokaklarını ve meydanlarını kullandıkları gibi ve bir arada olmak için kullanırlar. Akropolis bir zamanlar bulunduğu konumun yüksekliği sebebiyle Pergamum’da düzeni sağlamaya hizmet etmişti. Bergama Kültür Merkezi ise şimdi çok daha mütevazı bir kentsel alanı bir araya toplamaya ve bütünleştirmeye hizmet etmektedir. Bu kompozisyon da Arolat’ın çalışmalarının çoğunda olduğu gibi anıtsal kalıntıların, çevresel bağlamın düzene girmiş halinin, insan faaliyetlerine basit bir arka plan teşkil edecek kurguların ve duvarlar ile yürüyüş yollarının yapı blokları boyunca size kılavuzluk etmek üzere bir araya gelerek çağdaş bir yapı topluluğu oluşturmasından ibarettir. Kentsel ölçekte bir harmanlama ve düzen tesis etme
faaliyeti olarak tanımlanabilecek bu stratejinin bir istisnası Sancaklar Camii’dir. Yapı, çevresindeki mahallelerden tamamen ayrık konumdadır ve en fazla birkaç yüz kişilik cemaati sığdıracak bir mescit için fazla etkileyici bulunabilecek iç mekanıyla dikkat
çekicidir. Bunda elbette dini bir yapı olmasının ve içinde bulunduğu kentsel bağlamın öteki projelerin çevresel bağlamına nazaran çok daha az girdi sağlamasının payı vardır. Arolat'ın yaptığı şey ise projenin bizzat kendisini bir bağlam olarak kurmaktır. EAA’nın portfolyosundaki projelerin birçoğunda olduğu gibi burada da Arolat, tüm yapıyı bir dizi yürüyüş yolu, duvar ve bu unsurların yarattığı deneyim içinde eritmektedir. Bu defa yapının temel unsurları diğer birçok projede gördüğünüz pürüzsüz ve bitmiş formlardan farklı olarak harçsız ve gevşek bir şekilde istiflenmiş doğal taş ile kaplı kütlelerdir. Bu nitelik söz konusu duvarlara hem antik çiftlik yapılarını, kulübeleri ve tarla duvarlarını hem de önemli yerleri imleyen menhirleri ve işaretleri akla getiren daha ilkel bir karakter
kazandırmaktadır. Arolat bu malzemeyi bazı konut yapılarının yan duvarlarında yapıyı içinde bulunduğu peyzaj ile iç içe geçirmek amacıyla da kullanır. Ancak bu defa söz konusu bölücüler kastedilmiş bir açık alanda kendi başlarına durmaktadırlar.
Meydana getirdikleri yer, dış mekanda ibadet için uygun olduğu gibi aynı zamanda çiftlik hayvanlarının otlaması veya duvarlar arasında kalan rüzgara karşı korunaklı alana sığınarak peyzajı seyre dalmak için de uygundur. Alt kotta duvarlar hemkütüphaneyi ve meydancığın karşı kenarındaki ibadet mekanına bakan ofis hacmini kuşatmak hem de abdesthaneyi perdelemek için sıraya dizilir. Ancak saçağın altına ve cemaatin kalbi olan ibadet mekanına girdiğiniz zaman bu taş yığınları yerini pürüzsüz duvarlar ve halıya bırakarak gözden kaybolur. Yine de Arolat’ın merkeziliğe vurgu yapmak ve mekana ışık almak için tavana açtığı yarıklar ve kırıklı girintilerde; tepenin, yeryüzünün ve gömütün varlığı bir nebze olsun hala hissedilmektedir. Sancaklar Camii yalnızca içinde bulunduğumuz zamanın değil, içinde yaşadığımız düzenin ve günlük işlevlerin da ötesine geçmektedir. EAA’nın ürettiği büyük alışveriş merkezleri ve konut projeleri veya Bodrum ve Bergama gibi daha dünyevi projelerin asla yapamayacakları şekilde kendini yeryüzünün içine geri çekmektedir.
başarısını takip eden daha sonraki dini projelerin Arolat mimarlığının özünü açığa vurduğunu varsaymak kolay olsa da, bundan o kadar emin olmamak gerekir. Arolat dindar bir adam değildir ve daha da önemlisi projeleri ‘anlam’ ile kütlenin, anıtsallığın,
soyut düzenin, gündelik hayatın karmaşasının ve karışıklığının arasındaki sınırlarda gezindiğinde gerçek başarısına ulaşıyor gibi görünür. İşlerinde ne zaman bir düzen tesis etse ardından onu bozmaya çalıştığını görürsünüz. Bir modülerlik oluştururken
dahi kendisini tekrar edemez. Örneğin çok birimli bir konut projesinin tasarımı esnasında ofisindeki arkadaşları ile bile ters düşerek onların standardizasyon isteklerine karşı durabilir ve her bir konut birimini bulunduğu özgül noktaya uygun olarak tek tek tasarlamayı tercih eder. Yüksek bir kule tasarlaması söz konusu olduğunda, düşey etkiyi ya Zorlu’daki gibi yatay çizgiler vasıtasıyla kırmaya çalışır ya da Heyat Park Karma Kullanım Kompleksi’ndeki gibi kütleyi farklı büyüklüklerde fragmanlara ayırır. St. Regis Otel'de olduğu gibi tek bir blok söz konusu olduğunda ise kütleyi düzen ve görünümleri sürekli değişen kepenklerin arkasına saklar. Bodrum'da lüks evler inşa ettiği yamaçların üzerine elinden geldiğince her ağacı
kurtararak ve yapıları tek bir çizgiye dizmek yerine yan yana ve üst üste koyarak yerleştirmeyi dener. Zorlu'daki performans merkezi gibi kültürel önem arz eden büyük ölçekli bir mekan tasarladığında dahi, onu dışarıdan neredeyse görünmez kılar ve
fuayesini gösterinin başlamasını bekleyebileceğiniz, dahası futbol maçlarını dahi izleyebileceğiniz bir açık hava mekanına dönüştürür. Bütün bunların ötesinde, eğer bir yapıya ‘Arolat projesi arketipi’ adı vereceksek, o muhtemelen Antakya'da (antik Antioch) yeni açılan otel olacaktır. Bu yapı strüktürel kurgusunu koşullayan arkeolojik kalıntıların üzerinde havada durarak, çeşitli mekanları ve servis birimlerini birbirine bağlayan avlular ve yürüyüş yolları oluşturur ve bir ‘yer’ hissi tesis eder. Kendini hem yeni yapı için gerekli olan strüktür, hem de antik döneme ait temel kalıntısı üzerinden inşa etmekle birlikte ona uyum sağlamaya yeltenmez. Bunun yerine yeni bir şeye, korunaklı bir şeye, kendini zar zor belirgin kılabilen bir şeye doğru evrilir. Eski bir antreponun yeniden işlevlendirilerek açılmasını konu eden Resim ve Heykel Müzesi’nde de benzer bir durum söz konusudur. Bu, Arolat mimarisinin pozisyonuna işaret eder: Türkiye'nin -ve kendisinin- ulaştığı noktayı ve halihazırda gidiyor olduğu rotayı koşullayan pek çok
şey arasında asılı kalmak.
Arolat ve ekibini bu kadar iyi yapan tam da budur. Hareket halinde olan, akıp giden, küçük bir toplanma alanına giriveren bir ekip, kentsel ya da doğal peyzaj içerisinde kendisini katmanlaştıran bir şeyi güç bela açığa çıkarabilmeye yetecek kadar
tutarlılık hissi oluşturmayı, gelenekler ile ticari ve inşai normlara yeteri kadar uyum sağlamayı ve ‘yeri’, içinde oturup manzarayı, insanları ya da ilahi kudretin varlığını izlemek isteyeceğiniz bir hale getirebilmeyi başarabilmişlerdir.
İçerik: Tasarım Group